DENEME // HAYAT “İŞTE ÖYLECE” YOLUNA GİRİYOR MU GERÇEKTEN?

Yeni yıla giremeyip bir loopta takılmış gibi, 2020 Mart’ından başlayarak bugüne kadar gelip Ocak ayında tekrar 2020 Martına atlıyorum bir süredir. Bu yeni bir sayfa çevirememe halinin sorumlusu tabii ki pandemi. Pek çok kişi de aynı şeyi yaşıyor, ancak bazı kişilerin loop’u 2020’den de geriye gitmiş olacak ki yeni yıla Cem Yılmaz ve Sex and the City ile girdik. Daha doğrusu Cem Yılmaz’ın ve Sex & the City yaratıcılarının looplarının çakılı kaldığı yılın bugüne fütüristik bir bakış atma denemesine girdik gibi oldu.

 

Aslında bu her iki yapım da üzerine konuşulmaya pek değer gelmedi bana. Kendilerini her ne olursa olsun haklı bulmaya -hatta kurban rölünde görmeye- yemin etmiş, eski kafalı ve hatta ayrımcı fikirleriyle dürüstçe yüzleşememiş insanların tuhaf, en olumlu yorumuyla da iyi niyetli ama epic fail içerikleri deyip geçilebilecek şovlar. Ancak lubunya camianın Sex & the City heyecanı, bu dizinin büyüme çağımda üzerimde yarattığı etki ve Mantar’ın bana verdiği gaz ile Sex & the City, (benimseyemediğim yeni adıyla And Just Like That) hakkında bir kaç eyyorlama yapacağım. 

 

Başlamadan uyarayım, bu yazı spoiler dolu. Eğer diziyi henüz izlemediyseniz bu yazıyı daha sonra ziyaret etmek isteyebilirsiniz. Ancak bu zamana kadar izlemediyseniz herhalde ileride de izlemezsiniz. Bir şey de kaybetmezsiniz, benden garanti. 

 

Hepimizin malumu, yeni Sex & the City “çağımıza uygun” bir makyajla karşımıza çıktı. Henüz ilk iki bölümde politik doğruculuk ve yabancılaştırıcı dil kullanımı zehirlenmesine uğradım. Yazsan satırlar tutacak uzunlukta, terim dolu cümleler (örneğin Che’nin podcast kaydındaki konuşması) beni daha en baştan yordu ve yüksek dozda cringe yaşattı. Che’nin lubunya ve aktivist olması durumu daha hoş kılmadığı gibi, bizler hakkında ortaya atılan stereotipleri yeniden beslediğini hissettim. 

 

Diğer taraftan, aslında dizinin vaat ettiği şey bu 3 “yaşlı” kadının zamanın ruhuna ayak uydurma çabasını, kendilerini keşfe yeni bir yaş grubunda devam edişlerini izlememizdi, ancak yüzeysel klişe diyaloglardan öteye gidememişler. Örneğin, Miranda’nın yüksek lisans propgramının ilk dersinde hocasıyla yaşadığı diyalog ve benzeri sahneler çok daha iyi kullanılabilirdi. Vaadedilen şekilde karakterlerin içtenlikle bocalayıp eski alışkanlıklarını ve dillerini değiştirdiği bir süreç göremedim. Sekizinci bölümde bu durumu biraz iyileştirmeye başlıyorlar gibi geldi, ancak bu o kadar da umutlandırıcı değil. Buna başka bir güzel örnek de Miranda’nın “Salla ya! 55 yaşına gelmişim!” diyerek erkekler tuvaletine girmesi. Dizinin eski versiyonunda çok hoş ve güçlendirici olabilecek bu hereket bugün aynı şekilde resmedilince artık komik kaçıyor. Tabii ki bugün bu hareketi yapmak hâlâ herkes için kolay olmayabilir ancak Miranda New York’un lüks ve hip restoranında erkekler tuvaletine girmek devrimci bir hareketmiş gibi davranmasa daha iyiydi.

 

Hayal kırıklığımı perçinleyen kısım ise ilk bölümde Charlotte’ın eve girip çocuklarıyla konuşmaya başladığı sahneydi. Bu kadınlar benim zihnimdeki güçlü, hakları ve hayalleri peşinde koşan kadın imajının ilk versiyonunu oluşturan karakterlerdi. Mükemmel değillerdi tabii ki, feminist bir idol de değillerdi ama fena da bir vizyon vermemişlerdi. Şimdi onlardan birini kız atanmış çocuklarına feminenlik dayatır ve makbullük öğretirken görmek çok kötüydü. Zengin, cici kızlar yetiştirmeye çalışıyordu Charlotte. Büyürken bu kadınlarla kendimi özdeşleştirmiştim, bu kadınlar eskiden bizdi ancak şimdi sanki büyürken kavga edip durduğumuz annelerimizi temsil ediyorlar. Kendi yaşadıklarından hiç bir ders çıkarmamış gibi, hiçbir değişim yaşamamış gibi davranıyorlar.  

 

 

 

Aslında pek çok önemli tartışma konusuna değinmişler, ancak sanki nasıl işleyeceklerini, çelişiyi nasıl doyurucu bir şekilde yansıtacaklarını bilememişler gibi. Mesela, saç boyama hakkında ettikleri sohbet, bizi estetik ve kozmetik uygulamaların kadın atanan kişiler için nasıl bir baskı ve çelişki yarattığını düşünmeye sevk ediyor. Ancak karakterlerden yüzeysel ve kısa bir sohbet dışında hiçbir şey çıkmıyor. Miranda’nın Charlotte’a “pass etmek” için fazla uğraştığını söylemesi, “doğallık hakkı” veya o tarz bir savaş vermeye mecbur olduğu fikrini dayatması güncel olarak yaşadığımız çelişki ve tartışmalara çok güzel bir örnek. Fakat maalesef Charlotte shame edildiğiyle kaldı, sohbet hiç bir yere gitmedi, kimse akşam evde bunu tekrar düşünmedi…

 

Tabii ki queer temsili, ırk çeşitliliği, trans gençlik gibi diğer önemli konulara da değinmiş olmaları bir yandan güzel. Diğer taraftan da tokenism ve queer baiting diye bağırıyor. Bir arkadaşım “ayyy hepsine birer tane siyahi arkadaş vermişler!” şeklinde harika bir özet geçti bu duruma. Yorumuna hala gülüyorum. Che karakteri de tokenism‘den öteye pek gidemeyecek gibime geliyor. Henüz manic pixie dream queer’ınız şeklinde Miranda’nın seks hayatını canlandırma, evliliğinden mutsuz olduğunu fark ettirme ve cis-het eski kafa bu arkadaş grubuna az buçuk kafa açma veya en azından açmaya çabaladıkları için iyi hissettirme görevini icra ediyor. Yine son bir-iki bölümde bunun değişebileceği, Che’yi kendi başına bir karakter olarak tanıyacağımız konusunda umutlandım ancak doğru bir şey mi yaptım göreceğiz.

 

Che’nin bu kadınların hayatında oynadığı “renklendirici” görevin yanısıra, Miranda’nın hayatına giriş şekli çok kötüydü. Aralarındaki muhabbet daha ilk bölümden belliydi ve izlerken “yaaa nolur Steve ile poly konuşmaya başlasınlar!” diye naif bir umutla sevinmiştim. Ancak sonrasında Miranda, arkadaşlarına Steve ile seks hayatları hakkında şikayet edince yine 1998’e gideceğimizi anladım. Öyle de oldu, hatta beklediğimden de beter oldu. Miranda evliliğiyle ilgili yalnızca şikayet ediyor. Sanki yeni bir heyecan duymak için mevcut olan ilişkisinin kötü halde olması gerekliliği yetmiyormuş gibi Steve ile daha önceden yaşadığı tüm seks hayatı da göz ardı ediliyor. Che ile yaşadığı duygunun eşsiz ve biricik olmasında bir sorun yok ancak sanki daha önce yaşadığı şeyler yalanmış da gerçeği bulmuş gibi konuşuyor. Sex & the City’nin yıllar önceki bifobik tavrına daha önce eyyorlamıştım. O günkü fobilerinden pek bir şey kaybetmediklerini görüyoruz. Ayrıca, Miranda aldatıldığında yer yerinden oynamıştı ama şimdi haftalarca Steve’i aldatıyor ve gözünü bile kırpmıyor. Çok yetkin ve woke arkadaşları da tek laf etmiyor!

 

Sonuç olarak, yeni çağa ayak uydurma diye ekledikleri hemen her şey makyaj seviyesinde kalmış. Meseleleri derinleştirmeden popüler sayılan ne varsa doldurmuşlar gibi. Yüzeysel ve hatta bazen neredeyse alay eden bir tavırla meselelere dahil oluyor kahramanlarımız. 30larını sorgulayarak ve sistemin cefasını çekerek geçirip bugünlere gelen bu kadınlar hâlâ Sex & the City’nin ilk bölümünde gibi yaşıyorlar.

 

 

Her bölümü kapatırken Carrie’den duyuyoruz: “And Just Like That…” Bizim hayatlarımızda hiç bir şey öyle just like that olmuyor. Hayat ağzımıza sıçıyor, bir şeyleri toparlamak için yırtınıyoruz, içine sokulduğumuz durumlardan kurtulmak için çabalıyoruz, acı çekiyoruz, dayanışıyoruz. And Just Like That lafını Carrie’den her duyuşumda “ayrıcalııııııkk” diye bağırasım geliyor.

 

Armut

Leave a Comment

Your email address will not be published.

Scroll to Top