BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 10: ADI TEK KELİME OLAN BİR KİTAP – XX

 

 CİNSİYETE DAİR DAYATMALARA MEYDAN OKUYAN ROMAN: XX

 

  • Amerika Birleşik Devletleri’nin Teksas eyaletindeki lezbiyen çift Ashleigh ve  Bliss Coulter, 2018’de oğulları Stetson’u, önce birinin rahminde sonra da diğerinin rahmine alınarak aynı çocuğu hamilelik döneminde birlikte taşıyan ilk insanlar oldu. 
  • BBC NEWS’in haberine göre aynı yıl Çinli bilim insanları iki anneyle, baba olmadan yavru fareler üretmeyi başardı.
  • Çinli araştırmacılar, bunu dişi farelerin birinden yumurta, diğerinden de yarı kromozomlu embriyonik kök hücre alarak sağladı. İki erkek fareden yavru üretme girişiminden ise sonuç alınamadı. Annesiz doğan yavrular, 48 saat içinde öldü.
  • Doktorlar doğurganlık ve genetik teknolojisinde sayesinde aynı şeyi insanlarda da yapmanın mümkün olduğunu, kadınların sperme ihtiyaç duymadan çocuk doğurabileceklerini söyledi.

Yukardaki bilgiler, Angela Chadwick’in 2018’de yayınlanan ve dilimize 2021 yılında çevrilip (çevirmen: Habibe Kıçıloğlu) April Yayınları’ndan çıkan XX kitabını okuduktan sonra merakla internette yaptığım küçük araştırmadan elde ettiklerim.

Kitabı okurken aşırı heyecanlandım, bir macera romanı okuyormuşum gibi hissettim kendimi. Bu bir nevi psikolojik hatta sosyolojik roman. Sosyolojik roman demişken, ben mi uydurdum acaba böyle bir şey var mı emin olamadım. Google’a göre mesela Albert Camus’un Veba’sı bu kategoride. Bence zorunlu olarak sosyolojik bir roman bu. İlgili olsun olmasın herkes fikir yürütür neticede. Zira iki kadının tüp bebek yöntemiyle üremesi elbette ki bütün dünyayı ilgilendirir. Çünkü insan zihni denen karanlık mağara, her erkekte kadınlık hormonu ve her kadında erkeklik hormonu olduğu gerçeğini yok sayarak, böyle bir şeyin derhal “erkekleri insan ırkından silmek” anlamına geleceği düşüncesini dolaşıma sokar. 

Heteronormativite, atanmış cinsiyetler üzerinden sadece iki cinsiyet olduğunu, bunun kadın ve erkekten ibaret olduğunu öne sürmekte ve bunu bir zorunluluk olarak dayatarak kafalarımızı kuma gömmemizi istemekte ama nafile. Bilim ilerliyor ve önlenemez bir şekilde bir gün bilim insanları iki kadından yumurta hücrelerini alıyor, birinin çekirdeğinden DNA’yı özütleyip diğerine enjekte ediyor. Sonra bu ortak hücreyi elektrik akımıyla harekete geçirerek doğal döllenmeye oldukça benzer bir tepkime elde ediliyor. Yani yumurta ikiye bölünüyor ve ortaya çıkan hücreler bir blaktoasit ya da embriyo oluşturana dek bölünmeye devam ediyor. 

Bilim insanları bunu artık yapabiliyor. Artık sıra yasanın onların doğmasına izin verecek şekilde değişmesine geliyor. XX romanı Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nın çekişmeli toplantılardan sonra buna izin vermesiyle başlıyor. 

Romanda Jules (Juliet) ve Rosie, 15 yıllık bir çalışmanın sonucu olan bu klinik denemeye katılarak yumurtadan-yumurtaya-dölleme (y-y) ile bir sperme ihtiyaç duymadan, “araya hiç alakasız birini karıştırmadan” sadece ikisinden olacak bir çocuğu yetiştirmenin hayalini gerçeğe dönüştürmek isteyen lezbiyen bir çift. Farklı sınıflardan gelip birbirlerini bulmuş halleriyle oniki yıllık ilişkileri kendi küçük dünyalarında artık yeterince kabul görmüş durumdaysa da bu denemeye katılmaya karar verdikten sonra bunu yakınlarıyla paylaşmak bile büyük endişelere neden oluyor. Oysa ikili cinsiyet sisteminde aileye bir bebek geleceği zaman nasıl da coşkuyla kutlamalar birbirini izler, hepimiz biliriz. Aramızda baby shower partisine katılmayan kaldı mı?  

Jules ve Rosie ise kendi iç dünyalarında bu heyecanı yaşarken onlara sunulan hep kaygı, endişe, umutsuzluk oluyor. Bir anda homofobinin en çıplak yüzüyle karşılaşıyorlar.  Sosyal medya yorumlarından biri : “Çirkin lezbiyen, sana eski usul bir tecavüzle haddini bildirecek hiçbir erkeği suçlayamam.” Onların bu denemesinin babaların rolünü ortadan kaldıracağı iddia ediliyor. “Babaların rolü” derken kastedilenin ne olduğunu ciddi ciddi düşündüm ama üzgünüm, pek bir şey bulamadım doğrusu. Şahsen kendi babamla bir sorunum yok. Yıllar sonra bir gün geldi, fotoğrafı çalışma masama yerleşti ve orada duruyor ama herhangi bir durumda tehdit altında kalacak önemli bir rolü olduğunu sanmıyorum hâlâ.  Eğer bir rol varsa bile bu rolü canlandıranlar her zaman değişecektir elbette.

Romanda Jules henüz sekiz aylıkken annesi trafik kazasında ölmüş ve onu babası tek başına büyütmüş. Anne-çocuk arasındaki bağı yeterince yaşamamış ama bunun bir eksiklik olduğunu da düşünmüyor. Bir şekilde hayatta kalmış. Babası ona olabileceği kadar özenle bakmış. Hâlâ da şefkat ve sevgi dolu bir bağları var. Jules,  Rosie ile birlikte yaşamaya başladıktan sonra bir üst sınıfa geçmiş olsa ve sık sık babasıyla birlikte dahil olduğu sınıftan dolayı kendisini yer yer ezik hissetse bile asla babasını ihmal etmiyor, düzenli olarak onu ziyaret ediyor.  Babası ot ve alkolle avunan yapayalnız bir adam ama Jules onun hayatını değiştiremeyecek, bunu biliyor. Babasının sarsak profiline rağmen bebek yapma denemelerini onunla paylaşmaktan hiç çekinmiyor Jules. Ama ne yazık ki o kendisinden beklenen güveni tesis etmekten gerçekten uzak bir şekilde baba mitini yerle bir edercesine hikayeyi bir gazeteye satıyor. Böylece y-y dölleme ile ortadan kaldırılacağı düşünülen “babaların rolü”nü sahnede bir kez daha görüyoruz(!) 

“Jules’in tek istediği kendi ailesine sahip olmak. Bu en temel insani hakkı.” Romanda nihayet Jules ve Rosie’ye destek çıkan Liberal Demokrat Parti’ni adayı Helen Gibs söylüyor bunu. Aile hepimizin sık sık tartıştığı bir konu. Herkes bir anne ve bir babadan dünyaya geliyor ve böylece bir aile içinde hayata gözlerini açıyor. Aile bir toplum modeli ve ataerkil aile de dünyaya egemen olan model. Heteronormativiteyi karşısına alanlar “kutsal aile”nin de dışında kalıyorlar. Oysa biz o “kutsal aile”yi zaten istemiyoruz. Biz kendi ailemizi kuracağız ve kabul etseniz de etmeseniz de pek çok defa kurduk bile. Evlenmemize izin vermeseniz de yasal olarak birbirimizi desteklememizin, dayanışmamızın önüne engeller koymak için elinizden geleni yapsanız da “başka aileler vardır” diyoruz ve o aileleri gururla kuruyor ve şefkatli bağlarla dayanışmanın türlü türlü hallerini deneyimliyoruz. Ve işte bazen bir çocuk… Ama işte neden olmasın?

Aslında Jules annelik düşüncesine 10 yıldan fazla direnmiş, sadece Rosie’nin bebek isteğini çok yakından görmüş. Rosie sık sık bir bebekten bahsediyormuş. Ve daha Jules’ün bile haberi olmadan, bir sperm donörü olarak en yakın çocukluk arkadaşı Anthony ile konuşmuşlar. Jules “bebek benden çok onun olurdu, bana öyle hissettirirdi” diyor bunu öğrendiğinde ve çok üzülüyor Rosie’nin bunu düşünmeyişine. Bazı kadınlar için gerçekten anne olmak, üremek farklı bir anlam taşıyor. 

Ben de çocukları hep çok sevdim ve onlarla çok iyi anlaşırım. Ama kendimden bir çocuk hayali kurabilmiş değilim mesela. Güdük kalıyor belki yaşamın bir boyutu insanda, bilemiyorum. İlk sevgilimin 3 yaşlarında bir çocuğu vardı onlarla birlikte yaşamaya başladığımızda. 5 yıl kadar birlikte yaşadık, bana hep adımla hitap etti, hâlâ da öyle. Bir çeşit aileydik ve o da okula başladığında hep aynı tip arkadaşlarına rağmen bir gün derste kendiliğinden “aile anne, çocuk ve arkadaştan oluşur” diye yeni bir aile tanımı yapmıştı bile.  Şimdi okuduğumuz kitapları tartışıyoruz, yemek ısmarlıyor bazen bana ☺ ona babasından çok daha yakın oldum uzun bir zaman. Ama benim çocuğum değildi elbette. Sonra hayatımdaki bir başka sevgili kadın, hep karnında bir çocuğun hayalini kurardı. Onu ilk görmeye gittiğimde bir çift bebek çorabı götürdüğümü hatırlıyorum. Birisi Ermenistan’dan kendisine bir sürü bebek çorabı gönderildiğini söylemişti de bana ve çevremde tanıdığı bütün arkadaşlarıma seçmeleri için paketlenmiş çoraplar getirmişti bir keresinde. Herkese birbirinden değişik çoraplar çıkmıştı. Benim şansıma konçları dantelli bembeyaz bir kız bebek çorabı denk gelmişti. Bir bebeğim olmasını beklediğimden değil ama bir yere koyup saklamıştım onları yıllarca. Sevdiğim kadının bebek hayalini öğrenince çeşitli hediyeler yanında o çorapları da götürmüştüm ona. Hâlâ onda mıdır bilmiyorum ama ona verdiğimde çorapları görünce “aaa ben hep erkek çocuk istemiştim” demişti, onu hatırlıyorum. “Olabilir, sen öyle istiyor olabilirsin ama o öyle bir erkek bebek olur ki o çorapları giymek isteyebilir” diyorum bu romandan sonra ona.

Romana geri dönelim; denemenin ihlal edildiği, yumurtaların kasten yanlış etiketlendiği ve karışıklık yaratıldığı ortaya çıkıyor. Rosie’nin taşıdığı çocuğun genetik olarak kimlerin çocuğu olduğu ancak bir DNA testi ile anlaşılabilecek. “Bu bizim bebeğimiz Jules. Geri kalanı hikaye” diyor Rosie Jules’e en sonunda. 

Jules paparazzilerden, tacizlerden kaçarken sık sık “bu bebeği geri verme şansım olsaydı verirdim” derken yakalıyor kendini ama yaşadıkları onca şeyden sonra anlıyor ki “Rosie’nin içindeki bebeğin bir koruyucuya ihtiyacı var, netliğe, bu karmaşadan sakınılmaya.”

Annelik miti, babalık miti böylece yerle yeksan olurken  ona İngiliz kadın hakları savunucusu, bir Suffragette olan,  Emmeline Pankhurst’ün adını veriyorlar.  Emmeline. Bebek Emmy. Ona yakıştı.

“O küçük bir insan, bir konsept değil. Dünyaya korku içinde gelmiş küçük bir insan. Gözleri kapalı ama sanki bu yeni dünyasına bakmaya cesaretini toplamışçasına belirli aralıklarla onları bir saniyeliğine açıyor. Öyle mükemmel ki. İki kilo yediyüz gram. Minik ama mükemmel.”

 “Bugün dünyada senin gibi dünyaya gelen 37 kız daha var. Rosie ve ben onların anneleriyle öyle bir bağa sahibiz ki bazen dayanışma hissinden ağlayasım geliyor” diyor Jules. Böyle bir dayanışma hissini hayal etmeye çalışıyorum ben de. Hayali bile güzel geliyor.

“Sevgili kızım, bu senin hikayen. Bazı zamanlar tartışmaya açık davranmış, kabul etmekten gurur duymadığım şeyler hissetmiş olsam da kendi adıma dürüst olmaya çalıştım. Bir kadının dünyada karşı karşıya olduğu zorlukları tamamen anlamasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birşeyleri olduğundan daha iyiymiş gibi göstermenin hiçbir anlamı yok. Ama umarım sevginin nasıl uçsuz bucaksız bir şekilde uyum sağlayabildiğini ve özgün olduğunu sana gösterebilmişimdir.” Roman Jules’in bu sözleriyle bitiyor. 

“Artık saklanmayacağım. Bizden önceki neslin birbiri için mücadele ettiği gibi, kadınların bilimin sunduğu olanaklardan faydalanarak birlikte çocuk sahibi olma hakkını savunacağım” diyor Jules. Romanı okuduğum süreçte cis hetero bir arkadaşıma telefonda romandan bahsetmiştim. İki kadının bebek yapmasını anlatan bir roman dediğimde “o kadar da abartmayın” demişti arkadaşım gülerek. Kendileri çocuk sahibi olmak için o kadar çabalamışlardı, tüp bebek denemişlerdi ve şimdi üç çocukları var. Bana da sık sık anneliğin ne kadar güzel bir şey olduğundan bahseder ve donör spermle bunu yaşamamı önerirdi oysa. İlk tepki olarak söylediği ilginçti, şaşırmıştı sanırım böyle bir şeyi denemeye kalkmamıza.  Ama abartmak güzel  oluyor bazen.

 

Zerrin Duralı

 

Sizde durumlar nasıl? Okuduğunuz kitapları #bizimqueerchallengeimiz ve #queertroublemakers hashtagleri ile sosyal medyada paylaşabilirsiniz.

 

Şimdiye kadar neler okuduk:

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 1: BİR YAZARIN İLK KİTABI – HUZUR BOZUMU ŞENLİKLERİ

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 2: İÇERİĞİ KURGU OLMAYAN BİR KİTAP – KURAL TANIMAYAN BİR MODA KILAVUZU

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 3: BİR TÜRKİYELİ YAZAR – CİNSEL NORMALLİĞİN KURULUŞU: OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E HETERONORMATİFLİK VE İSTİKRARSIZLIKLARI

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 4: BİR ÖYKÜ SEÇKİSİ – AŞKIN L* HALİ

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 5: BİR YAZARIN SON KİTABI – EMİNE HANIM’IN ROMANI

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 6: BİR ÖYKÜ KİTABI – ANNEMİN KABURGASI

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 7: BİR ÇİZGİ ROMAN – KALP ÇARPINTISI

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 8: ÇOK SEVDİĞİNİZ BİR YAZARIN KİTABI – TEKİNSİZ SORULARLA BAŞ BAŞA

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ 9: 35 YAŞIN ALTINDA BİR YAZAR TARAFINDAN YAZILMIŞ BİR KİTAP – ÜÇ NOKTA

 

Bizim Queer Challenge’ımız Nedir?

BİZİM QUEER CHALLENGE’IMIZ

Leave a Comment

Your email address will not be published.

Scroll to Top